|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
“Kânun”un tarih içindeki gelişimi :
“Kânun”un bazı
kaynaklara göre büyük Türk bilginlerinden
FARABİ (870-950) tarafından icat edildiği
söylenmektedir, aynı kaynaklar FARABİ’nin
“Kânun”üzerinde çeşitli değişiklikler
yaptığını da öne sürmektedir. Ancak, antik
çağda Mısır ve Sümerliler tarafından
kullanıldığını gösteren bazı tarihi
belgelerden başka eski bir Arap rivayetine
göre de “Kânun”u, İbn-i Hallegan’ın icat
ettiği ve bu bilginin Horasanlı Bermek
ailesinden olup Musul’un Türklerle meskun
İrbil şehrinde doğduğu söylenmektedir. Bir
efsaneye göre de :
Bir ağacın üzerinde ölen kuşun, ağacın
dallarından aşağıya sarkan kurumuş
bağırsaklarının rüzgarın etkisiyle çıkardığı
seslerden esinlenerek “Kânun”un |
 |
|
bulunduğu söylenir. Evliya Çelebi
seyahatnamesinde, “Kânun”un meşhur
üstadlardan Ali Şah tarafından icat
edildiğini ve Revanlı Mirza Haydar Bey ile
Cağalazade Mustafa Bey’in “Kânun”hakkında
bilgi sahibi olduklarını yazar |
|
Kanun imalatına sırasıyla;
3.8,4.0,39.05 ölçülarinde arkalık (gürgen,ceviz), 4.0,1.6.25.05 ölçülarinde kısa ön kenar (gürgen ceviz), 4.0,1.6,86.05 ölçülerinde uzun yan kenar (çam)`ın birbirine montajı ile başlanır daha sonra burgu tahtası (ıhlamur) uzun yan kenar ve kısa yan kenara iyi bir geçme ile alıştırılır.iç köprüsü arkalıktan 11 cm deri aralığı bırakılarak takılır (çam), deriyi aralıklarını dört eşit parçaya bölen deri altı çıtaları yerine takılır (gürgen,ceviz).
Kanunun arka kapağı genelde kontraplak üzerine kanun motiflerine uygun kaplama preslenerek hazırlanır,hazırlanan bu arka kapak yerine alıştırılarak yapıştırılır.
Genelde iki adet zıt masif ağaçlarla hazırlanan yan işlemeleri ( muhun, venge, abanoz, akça ) kanun`,un ön ve arka kısmına yapıştırılarak üst ses tablosuna başlanır,çınar veya çam (köknar, ladin) ağacından olan ses tablosu yaklaşık 3.5 mm kalınlığında olur üst kısmında işlemeleri ve üç adet büyük üç adet küçük kafesleri vardır bunlarda yerine takıldıktan sonra ses tablosunun altına gelen ses sisteminin bir parçası olan iki adet ana direklerin zıttına yaklaşık oniki adet yan direkleri (çam) alıştırılarak yapıştırılır ve üst ses tablosuda kanunun üzerine yapıştırılır.
Köşe filatosu ( venge, mahun, akça ) adı verdiğimiz kanunu çepe çevre saran flatoları freze yardımı ile açılarak yerine takılır,temizlendikten sonra kanun sazında önemli bir yeri olan deri çok az ıslatılarak yerine yapıştırılır.Derinin üzerine gelen flatolarıda yerine yapıştırılır.
Konunun Devamı |
|
|
|
 |
“Tambur”un tarih içindeki gelişimi :
Herşeyden önce sazın adı bazı sözlüklerin
yazdığı gibi Tambur değildir; ağzımızdan
böyle çıksa bile, aslı Sümerce 'Pantur'dan
bozulma 'Tunbur' olduğu için, N ile yazılma
zarureti vardır. Esasen bu zarafette bir
sazın -yeğeni Ud için de söz konusu olduğu
gibi- Türklerin elinden çıkmış olması
tabiidir, zira Türkler dışında hiçbir müzik
kültüründe böyle bir saz yoktur. İleride
konu edeceğimiz Ud gibi özbeöz Türk KOPUZ
ailesinin mensubu olan Tanbur; 30-35 cm
çapında bir kürenin ortaya yakın kısmından
kesilip küçük tarafı alınmış izlenimini
veren bir kalıp üzerine dilim'lerle işlenen
(kuyruk denen dip tarafında bazen hafifçe
sivrileşen) tekne'si; bu tekneye dip takozu
ile bağlanan 100-110 cm uzunluğunda D
kesitli ince bir sapı (4-4.5 cm) ve tekne
üzerine desteksiz olarak kapatılan 2.5-3 mm
kalınlığında kapak'ı (göğsü); sapının uç
kısmında üçü önden, dördü üstten saplanan,
beşi çelik, ikisi pirinç (sarı) 7 telinin
bağlandığı burgu'ları ve telleri taşıyan,
kapağın dip kısmına yakın, gürgen veya kızıl
ağacından trapezoid kesitli köprü şeklinde
seyyar eşik'i olan bir sazdır. Teknesi -ud
gibi- ceviz, maun, pelesenk, kelebek, vengi,
magase gibi ağaçlardan, 3-4 mm kalınlık ve
4-5 cm eninde (uçlara doğru sivrice) kesilip
ıslatılıp ısıyla yuvarlatılarak, sade veya
filetolu şekilde ütü ve tutkalla çevrilmek
suretiyle yapılır. Göğsü ise -yine ud gibi-
elyafı sık ve çok düzgün, budaksız akçamdan,
boyuna simetrik iki parçalı olarak yapılır
(klasik tanburun ortada deliği yoktur);
altında destek veya direği olmadığı için de
tellerin basıncıyla eşik bölgesinde
çukurlaşır. Teknesi son derece hafif olan
tanburun ağırlığı sapının uzun ve dolu
olmasıyla dengelenir. apı üzerinde Türk
musikisinin gerektirdiği aralık düzenine
göre bir oktavda 36S olmak üzere iki |
|
oktav genişliğinde katgut perde bağları
vardır. Bir ucu tekne arkasındaki küçük
çivilere bağlanan teller, saptan burgulara
bir küçük kemik eşik üzerine basarak ulaşır.
Melodi bu tellerin saniyede 220 titreşimdeki
alt çiftinde çalınır, titreşimi artıran üst
teller de gerektiğinde kullanılır. Tekne
gomalakla cilalanır, sap ve burgular
genellikle siyaha boyanır; göğüs üzerine
cila sürülmez. Tanbur sağ omuz ve sağ diz
arasına sıkıştırılıp, göğsü yere dik, sapı
yere mümkün mertebe paralel tutularak,
kaplumbağa kabuğundan (bu yüzden bağa denen)
2-2.5 mm x 5-6 mm x 10-15 cm ölçüsünde,
uçları asimetrik V tarzında kesilmiş ve uç
yanakları 45 derece pahlanıp parlatılmış bir
mızrapla çalınır Gelelim sazımızın icrasıyla
icracılarına: zarafeti ölçüsünde hırçın bir
saz olan tanburun önce uzun tellerini tam
olarak kaynaştırmak (yani mükemmel bir akort
yapmak), sonra da akordu aynı temizlikte
korumak problemdir
|
|
|
 |
“Ud”un tarih içindeki gelişimi :
Ud kelimesinin aslı Arapça dır: "sarısabır
veya ödağacı" anlamındaki "el-oud'dan gelir.
Baştaki 'el'- kelimesinin, bazı dillerde
olup bazılarında olmayan harf-i tarif
(belirgin tanım edatı) olduğunu bilen
Türkler bu edatı atmış, geriye kalan 'oud'
('eyn, waw, dal) kelimesini de -gırtlak
yapıları 'eyn'e uygun olmadığı için- "ud"
şekline sokmuşlardır. Dillerinde tanım edatı
olan Batılılarsa, 11-13. yüzyıllar
arasındaki Haçlı seferleri sırasında tanıyıp
Avrupa'ya götürdükleri bu saza, luth (Fr.),
lute (İng.), Laute (Alm.), liuto (İtal.),
Alaud (İsp.), Luit (Dat.) gibi hep L ile
başlayan isimler vermişlerdir. Hatta 'saz
yapıcılığı' anlamında bizde de kullanılan 'lütye'
kelimesi de yine luth'den yapılmadır (aslı
luthier).
Adı
Arapça olduğuna göre, ud Arap sazı o halde!
Hem çok acele, hem çok yanlış bir hüküm bu.
Çünkü bu sazı ilk defa 7. yy.da Horasan'dan
Bağdat'a çalışmaya gelen Türk işçilerin
elinde görmüş olan Araplar, göğsünün
yapılmış olduğu sarısabır ağacından (aloexyion
agallocum) dolayı el'-oud adını vermişlerse
(Türkler de bu adı aslı olan Kopuz yerine
-belki daha kısa oluşu yüzünden-
benimsemişlerse) de, saz
Türklerin bin yıllık Kopuz'undan başka
birşey değildir; nitekim ta Hunlardanberi
ozanları ve kopuzcuları olmayan hiçbir Türk
ordusu yoktu (cahiliyye devri
|
|
Arapları müzik aleti olarak def ve rababe
dedikleri tek telli ilkel bir çalgıdan
başkasını bilmiyorlardı).Bu gerçek de çok
önce, yüzyılımızın en büyük iki müzikologu
ile, en büyük edebiyyat tarihçimiz
tarafından ortaya konmuştur (bkz. Fuad
Köprülü, Türk Edebiyatında İlk
Mutasavvıflar, Ank. Üni. Bas. 1966, s. 207,
209 vdl.; Mahmut Ragıp Gazimihal, Ülkelerde
Kopuz ve Tezeneli Sazlarımız, Ank. Üni. Bas.
Ank. 1975, s. 64; aynı müellifin Musiki
Sözlüğü, M.E. Bas. İst. 1961, s. 138, 259,
260; Curt Sachs, The History of Musical
Instruments, New York 1940, s. 252). Ud'un
Macarcadaki adı 'Kobza'dır ve Türk Kopuzunun
biraz değiştirilmişinden ibarettir. Nitekim
Dede Korkut'da da yine Kopuz'dan türemiş
olan 'kobzaşmak' fiili 'karşılıklı saz
çalmak' demektir. Pi-Pa adlı
Çinli-Türkistanlı, Barbud adlı İranlı
benzerleriyle çağları aşan ud, Kopuz adıyla
Asya'dan Anadolu'ya, oradan da ta Rumeliye
kadar gelmiş, aynı zamanda musikişinas olan
Yunus Emre'nin şiirlerinde dahi kutsal
nitelikli yerini almıştır (bkz. M. R.
Gazimihal, Ülkelerde Kopuz..., s. 51 vd.).
Osmanlı sarayının düğün vd. şenlikleri
münasebetiyle yazılan minyatürlü
surname'lerde (Surname-i Vehbi, Surname-i
Nabi vs.) kopuzun iki değişik boyu olan ud
ve şehrud, diğer sazlar arasında ön planda
görülmektedir.
|
|
|
|
|
|
|
|